28 Ağustos 2010 Cumartesi
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Watch Her Disappear.
Last night I dreamed that I was dreaming of you…
And from a window across the lawn I watched you undress
Wearing a sunset of purple tightly woven around your hair
That rose in strangled ebony curls moving in a yellow bedroom light.
The air is wet with sound.
The faraway yelping of a wounded dog.
And the ground is drinking a slow faucet leak.
Your house is so soft and fading as it soaks the black summer heat.
A light goes on and the door opens.
And a yellow cat runs out on the stream of hall light and into the yard.
A wooden cherry scent is faintly breathing the air.
I hear your champagne laugh.
You wear two lavender orchids, one in your hair and one on your hip.
A string of yellow carnival lights comes on with the dusk,
Circling the lake with a slowly dipping halo and I hear a banjo tango.
And you dance into the shadow of a black poplar tree
And I watched you as you disappeared.
I watched you as you disappeared.
I watched you as you disappeared.
I watched you as you disappeared.
And from a window across the lawn I watched you undress
Wearing a sunset of purple tightly woven around your hair
That rose in strangled ebony curls moving in a yellow bedroom light.
The air is wet with sound.
The faraway yelping of a wounded dog.
And the ground is drinking a slow faucet leak.
Your house is so soft and fading as it soaks the black summer heat.
A light goes on and the door opens.
And a yellow cat runs out on the stream of hall light and into the yard.
A wooden cherry scent is faintly breathing the air.
I hear your champagne laugh.
You wear two lavender orchids, one in your hair and one on your hip.
A string of yellow carnival lights comes on with the dusk,
Circling the lake with a slowly dipping halo and I hear a banjo tango.
And you dance into the shadow of a black poplar tree
And I watched you as you disappeared.
I watched you as you disappeared.
I watched you as you disappeared.
I watched you as you disappeared.
5 Mart 2010 Cuma
Boş bir yürüyüşteyim. Etraf zifiri karanlık. Oysa ki benim karanlığa alışmış gözlerim için bu hiçbir şey. Ama öyle değil. Gözlerime inanamayan ben, el yordamı ile önümü bulmaya çalışıyorum. Elime çarpan bir diken ya da bir duvar. Elimin hissettiği yalnızca engellenmişlik hissi veya acı. Gülümsüyorum; bu kadarla mı yetiniyorsun diyorum ve yürümeye devam ediyorum. Savaşmadan pes etmiyorum. Kendime şaşırıyorum fakat bu savaştaki yalnızlığım karşısında kendime üzülüyorum. Sesleniyorum; sen, beni hissediyor musun diye. Çünkü biliyorum ki, hissettiği anda koşup yanıma gelecek ve bana yardımcı olacak. Gözlerime güvenmem gerektiğini bana yeniden söyleyecek, beni bana inanmamı sağlayacak. Kalbini aç; evime geliyorum diyeceğim. O beni bu inançsızlığım ile kabul edecek. Zaman geçecek üstünden. O yanımda. Fakat yeri gelecek tartışmalar olacak; yeri gelecek kopukluklar olacak. Yorgun bir tebessümle ağzımdan fırlayacak tek şey ise şu olacak o anların hepsi bittiğinde; kasırgalar, fırtınalar, sağanaklar dindiğinde. Together we stand, divided we fall.
21 Ocak 2010 Perşembe
Teleta'biz' olalım.
Hadi sarılalım ve hepimiz bir bütün olalım. Mı? Bu lafa ancak eşekler güler, onlar da bir taraflarıyla.
Boşu boşuna verilen bir çaba, insanları tutkularından, duygularından, örümcek ağlarından temizlemek adına yapılanlar. Bırakalım onlar da mutlu yaşasınlar. Bırakalım onlar da düşünmeden, rahatça yaşaabilsinler ki biliyorsunuz, insan düşündüğü derecede mutsuzdur. Bırakalım onların tek derdi geceyi geçirecek bir et, alışverişte daha fazla kıyafet almasını sağlayacak bir domuz olsun. Neden takıyoruz ki, neden sorguluyoruz ki yaşamı falan. Görüyorsunuz, s.ke s.ke yaşıyoruz işte. Öyle bağırıp çağırıp vızvızlanmak falan hikaye. Şımarık küçük bir çocuktan farkımız yok. İstediği verilmemiş, oysa ki hep istediğini alabileceğine inandırılmış.
Diye mi düşünmeliyiz?
Bilemiyorum. Boşa kürek çektiğimiz bir gerçek fakat belki de ıssız bir ada bularak, orada kalmış hayatları kurtarabiliriz. Ya da istediğini elde edemeyen Hemingway'in İhtiyar Balıkçı'sı gibi, elimizde bir tek kılçık ile sahilimize dönebiliriz. Hani yaşamak falan, bazı sözler vardır. Anı yaşa, düzenli yaşa, işte ne bileyim padişahım çok yaşa falan. Hepsi de yaşamak üzerine kurulu, farklı isimlerde de olsa. Mesela padişahım çok yaşa lafı çok güzel. Onu demese kendisi de yaşayamayacak. Çıkar ilişkisine dayalı sevginin en güzel örneği. Böyle insanların tez kellesi gide! Asdf. Tamam.
Neyse, bir şeyler zırvalıyordum aslında, hani kafam da pek iyi değil. Zaman kavramının saçmalığından burada bahsettim mi bilmiyorum ama, kendi zamansızlığımı yarattım diyebilirim. Hoş bir gün patlar bu bana. Belki yarındır o gün, belki yarından da yakın. Birazdan zıbarır yatarım. Sonra kalkarım. Sonra yemek yerim. Sonra su içerim. Sonra lavaboya girerim. Sonra çıkarım. Sonra yatarım. Sonra kalkarım. Sonra yemek yerim. Sonra su içerim. Sonra lavaboya girerim. Sonra çıkarım. Sonra yatarım...
Hayat felsefemiz bu olmalı herhalde. En büyük derdimiz ise, yatacak bir yatak, yiyecek bir yemek ve sıçacak bir delik.
Nefret ediyorum kendimden, bu kadar nefret beslediğim için ve bu yazı blogun en kanlı yazısı olacaktı ki, yine kendime sakladım kendi düşüncelerimi. Belki ölürsem falan, çöpe atılan kağıtlar rüzgarlar yüzünden uçuşup evinizin camınıza yapışırsa o zaman görebilirsiniz onları. Yani zor.
N'aber?
Boşu boşuna verilen bir çaba, insanları tutkularından, duygularından, örümcek ağlarından temizlemek adına yapılanlar. Bırakalım onlar da mutlu yaşasınlar. Bırakalım onlar da düşünmeden, rahatça yaşaabilsinler ki biliyorsunuz, insan düşündüğü derecede mutsuzdur. Bırakalım onların tek derdi geceyi geçirecek bir et, alışverişte daha fazla kıyafet almasını sağlayacak bir domuz olsun. Neden takıyoruz ki, neden sorguluyoruz ki yaşamı falan. Görüyorsunuz, s.ke s.ke yaşıyoruz işte. Öyle bağırıp çağırıp vızvızlanmak falan hikaye. Şımarık küçük bir çocuktan farkımız yok. İstediği verilmemiş, oysa ki hep istediğini alabileceğine inandırılmış.
Diye mi düşünmeliyiz?
Bilemiyorum. Boşa kürek çektiğimiz bir gerçek fakat belki de ıssız bir ada bularak, orada kalmış hayatları kurtarabiliriz. Ya da istediğini elde edemeyen Hemingway'in İhtiyar Balıkçı'sı gibi, elimizde bir tek kılçık ile sahilimize dönebiliriz. Hani yaşamak falan, bazı sözler vardır. Anı yaşa, düzenli yaşa, işte ne bileyim padişahım çok yaşa falan. Hepsi de yaşamak üzerine kurulu, farklı isimlerde de olsa. Mesela padişahım çok yaşa lafı çok güzel. Onu demese kendisi de yaşayamayacak. Çıkar ilişkisine dayalı sevginin en güzel örneği. Böyle insanların tez kellesi gide! Asdf. Tamam.
Neyse, bir şeyler zırvalıyordum aslında, hani kafam da pek iyi değil. Zaman kavramının saçmalığından burada bahsettim mi bilmiyorum ama, kendi zamansızlığımı yarattım diyebilirim. Hoş bir gün patlar bu bana. Belki yarındır o gün, belki yarından da yakın. Birazdan zıbarır yatarım. Sonra kalkarım. Sonra yemek yerim. Sonra su içerim. Sonra lavaboya girerim. Sonra çıkarım. Sonra yatarım. Sonra kalkarım. Sonra yemek yerim. Sonra su içerim. Sonra lavaboya girerim. Sonra çıkarım. Sonra yatarım...
Hayat felsefemiz bu olmalı herhalde. En büyük derdimiz ise, yatacak bir yatak, yiyecek bir yemek ve sıçacak bir delik.
Nefret ediyorum kendimden, bu kadar nefret beslediğim için ve bu yazı blogun en kanlı yazısı olacaktı ki, yine kendime sakladım kendi düşüncelerimi. Belki ölürsem falan, çöpe atılan kağıtlar rüzgarlar yüzünden uçuşup evinizin camınıza yapışırsa o zaman görebilirsiniz onları. Yani zor.
N'aber?
13 Ocak 2010 Çarşamba
Kibrit Çöpü.
Aşk kibrit çöpüne benzemekte bence. Elinizi yakmaya, canınızı acıtmaya başladığı an kurtulmalısınız ondan. Ya da tüm sevginizle acısına rağmen dayanmalısınız. Diyeceksiniz ki elbette her kibrit çöpü sönmeye mahkumdur. Ben de diyeceğim ki, insan istemedikçe hiçbir eylem gerçekleşmez. Siz orada yanan alevi gördüğünüz sürece, nasıl sönebilir ki bir kibrit çöpü? Hem böylesi daha acısız, her ne kadar acı çeksenizde. Somutluğa erişememe acısıdır bu, soyutluk içinde yaşamanın acısı. Evet. Böyle bir şey sanırım. Bile bile elinizi yakmak.
Yaşam da kibrit çöpüne benzer. Sönmesini beklemeden bırakmalısınız onu. Yaşamın farklı bir özelliği vardır, aşktan. Siz onu hayalinizde yaşayabilirsiniz belki de yaşamak budur fakat bu yaşamak değildir. Bu yaşamaya olan sevgidir. Abartırsam yaşama olan aşktır. Ve yine hayalini kurduğumuz bir aşktır. Bu hiçbir şekilde acıtmaz. Varlığı da yokluğu da farketmez. Gereksizdir bir bakıma. Çünkü bilirsiniz ki, herkes bir şekilde yaşamak zorundadır. İki rahat nefes için, bedene saplanan milyar tane iğne gibidir yaşam. Ama biz bunu bile bile yaşıyoruz ve aslında biz, hepimiz aksini inkar ettiğimiz birer mazoşistiz.
Yaşam da kibrit çöpüne benzer. Sönmesini beklemeden bırakmalısınız onu. Yaşamın farklı bir özelliği vardır, aşktan. Siz onu hayalinizde yaşayabilirsiniz belki de yaşamak budur fakat bu yaşamak değildir. Bu yaşamaya olan sevgidir. Abartırsam yaşama olan aşktır. Ve yine hayalini kurduğumuz bir aşktır. Bu hiçbir şekilde acıtmaz. Varlığı da yokluğu da farketmez. Gereksizdir bir bakıma. Çünkü bilirsiniz ki, herkes bir şekilde yaşamak zorundadır. İki rahat nefes için, bedene saplanan milyar tane iğne gibidir yaşam. Ama biz bunu bile bile yaşıyoruz ve aslında biz, hepimiz aksini inkar ettiğimiz birer mazoşistiz.
27 Aralık 2009 Pazar
Pink Floyd
Bir teoriye göre insan ruhu topografik olarak resimlendiği zaman, iç içe geçmiş yüzlerce katmanla karşılaşılır. Katmanlar anima ve animusla iki ayrı kutupta birbirilerinin etrafında dönen paraboller biçimindedir. Her katmanda bulunan parabollerin renkleri, dönme frekansları ve yörüngeleri farklıdır. Paraboller katmanlardan içeriye doğru ilerlendikçe iç içe geçmeye başlarlar. En sondaki ve dipte duran ''öz'' de ise paraboller birleşir ve bir sonsuzluk işaretine dönüşür. Yüzeyde birbirinden olabildiğince ayrık olan bu katmanlar, aslında aynı kaynaktan su alan nehirler gibi bedeni besler. beden kanla algılanabilirlik kazanır. En dış katmanın üzeri giderek nasırlaşsa da, en içte bulunan bu tanımlanamaz bölge, her zaman narin, sessiz, iklimini kendi seçen, tek başına yarattığı evrende tek başına yaşayan bir tanrı gibidir. Hayat, her zaman oraya tecavüz etmek ister. çünkü hayat tek başına tanrı olmalıdır. kendi barındırdıklarına boyun eğdirerek varlığını sürdürür. Hayat kısıtlar, devinimleri, sağaltımları, algıyı kısıtlar. Görüngüyü kendi yörüngesi yapmaya çalışır. Böylece hayat kendini bizden korur. Kendini bize göre biçimlendirmek yerine, bizi kendine göre biçimlendirir.
Müzik, ''öz''ü besleyen üç beş şeyden bir tanesidir. Ancak müzik, yüzlerce kabuğu olan ve üstü kavruklaşmış olan ruhlarımızın içine sızarken çoğu zaman beceriksizdir. İçimize salınan hareketli bir salsayla, tutku dolu olduğunu edindiğimiz bir tangoyla öğretilmiş hislerle yüzeyden gelen sinyallerle dansederiz örneğin. İnsan ruhu, hissettiklerini harekete çevirerek ruhunun yüzeyini döşer. Ancak bazı melodiler ve sesler vardır ki, yüzeyi delip geçer ve direkt olarak ''öz''ü hedefler. Psikiyatri ilimi bu durumu katatoniyle karıştırır çoğu zaman. Kalakalma eylemi, belki de hayatın bize yedirdikleri dışında elimizde kalan son eylemdir. Zaman yavaşlar, durup bakma isteğiyle bizi doldurur bu eylem. Durduğunuz zaman ise algılamaya başlarsınız.
Pink Floyd müziği, insanlık tarihi boyunca icra edilmiş müzik türleri ve eserleri arasında benim gözlemleyebildiğim insan ruhuna direkt nüfuz edebilen çok az müzikten biridir. Kelimelerin yersiz olduğu Bach eserlerinden, ağır ağır civanın içinde batma hissi veren Enigma Variations'a benzer biçimde, Pink Floyd, melodilerinin parlaklığıyla ve içinde tutsak kalmış ''öz''ün tutsaklığına el uzatarak hiçbir yerde hissedemeyeceğiniz şeylerle sizi yüz yüze getirir. Ölümü anımsatır yer yer. Anlamsızlığı kesin olan hayatın insan ruhuyla savaşında bir zaferdir. Ruh kendini gerçekleştirmek isterken, hayat sürekli olarak bunun olamayacağını ispatlar. Ancak bu ispatların ardında plastikten cehennemden kuklalar vardır. Hayat domuzlar yaratır, Pink Floyd da onları göğün en tepesine asarak cezalandırır. Hayat en sevdiklerinizden sizi ayırmaya çalışır tüm engelleriyle, can sıkıcılığıyla ve boğuculuğuyla, Pink Floyd en yüksek umutları size verir. Hayat, yaşlandırır sizi.Pink Floyd ise gençliğin geçip gitse de ömrün sonunda da sizi kucaklayacağını müjdeler. Hayat sizi duvarların arasına sokmaya çalışır. Pink Floyd ise manzaranın ötesinde yüzlerce katlık bir bina büyüklüğünde bir bayrağı elinize ağırlıksız verir. O bayrakla size uçmayı öğretir. Mıknatısın ve mucizelerin varlığını ispatlar. İşte bu yüzden tüm kötürümlüğüne rağmen hayat karşısında insan ruhu o katmanların arasına sıkışıp kalmışsa da, Floyd, durmadan devinerek teoride mükemmel olan ama pratikte asla gerçekleştirilemeyen ütopik hayat biçimlerinin ve ideolojilerin aksine, öz'ün özgürleşebileceğini ispatlar. İspatlar çünkü bunu size hissettirir.
Çocukken başlayan kısıtlamalar, okulda, ailede, cinsel kimliklerde, sosyal statüde, siyasette, politikada, statü endişesinde devam eder. Bireysel olarak yapılanan tüm hayat birimlerinde sınırlar vardır. Ancak müzikte yoktur ve müziğin en sınırsız fazı, Pink Floyd fazıdır. Elde olsa, tüm yeni doğmuş çocuklara hayatlarının son salisesine dek ince ince işlenmelidir.
Alıntıdır.
Müzik, ''öz''ü besleyen üç beş şeyden bir tanesidir. Ancak müzik, yüzlerce kabuğu olan ve üstü kavruklaşmış olan ruhlarımızın içine sızarken çoğu zaman beceriksizdir. İçimize salınan hareketli bir salsayla, tutku dolu olduğunu edindiğimiz bir tangoyla öğretilmiş hislerle yüzeyden gelen sinyallerle dansederiz örneğin. İnsan ruhu, hissettiklerini harekete çevirerek ruhunun yüzeyini döşer. Ancak bazı melodiler ve sesler vardır ki, yüzeyi delip geçer ve direkt olarak ''öz''ü hedefler. Psikiyatri ilimi bu durumu katatoniyle karıştırır çoğu zaman. Kalakalma eylemi, belki de hayatın bize yedirdikleri dışında elimizde kalan son eylemdir. Zaman yavaşlar, durup bakma isteğiyle bizi doldurur bu eylem. Durduğunuz zaman ise algılamaya başlarsınız.
Pink Floyd müziği, insanlık tarihi boyunca icra edilmiş müzik türleri ve eserleri arasında benim gözlemleyebildiğim insan ruhuna direkt nüfuz edebilen çok az müzikten biridir. Kelimelerin yersiz olduğu Bach eserlerinden, ağır ağır civanın içinde batma hissi veren Enigma Variations'a benzer biçimde, Pink Floyd, melodilerinin parlaklığıyla ve içinde tutsak kalmış ''öz''ün tutsaklığına el uzatarak hiçbir yerde hissedemeyeceğiniz şeylerle sizi yüz yüze getirir. Ölümü anımsatır yer yer. Anlamsızlığı kesin olan hayatın insan ruhuyla savaşında bir zaferdir. Ruh kendini gerçekleştirmek isterken, hayat sürekli olarak bunun olamayacağını ispatlar. Ancak bu ispatların ardında plastikten cehennemden kuklalar vardır. Hayat domuzlar yaratır, Pink Floyd da onları göğün en tepesine asarak cezalandırır. Hayat en sevdiklerinizden sizi ayırmaya çalışır tüm engelleriyle, can sıkıcılığıyla ve boğuculuğuyla, Pink Floyd en yüksek umutları size verir. Hayat, yaşlandırır sizi.Pink Floyd ise gençliğin geçip gitse de ömrün sonunda da sizi kucaklayacağını müjdeler. Hayat sizi duvarların arasına sokmaya çalışır. Pink Floyd ise manzaranın ötesinde yüzlerce katlık bir bina büyüklüğünde bir bayrağı elinize ağırlıksız verir. O bayrakla size uçmayı öğretir. Mıknatısın ve mucizelerin varlığını ispatlar. İşte bu yüzden tüm kötürümlüğüne rağmen hayat karşısında insan ruhu o katmanların arasına sıkışıp kalmışsa da, Floyd, durmadan devinerek teoride mükemmel olan ama pratikte asla gerçekleştirilemeyen ütopik hayat biçimlerinin ve ideolojilerin aksine, öz'ün özgürleşebileceğini ispatlar. İspatlar çünkü bunu size hissettirir.
Çocukken başlayan kısıtlamalar, okulda, ailede, cinsel kimliklerde, sosyal statüde, siyasette, politikada, statü endişesinde devam eder. Bireysel olarak yapılanan tüm hayat birimlerinde sınırlar vardır. Ancak müzikte yoktur ve müziğin en sınırsız fazı, Pink Floyd fazıdır. Elde olsa, tüm yeni doğmuş çocuklara hayatlarının son salisesine dek ince ince işlenmelidir.
Alıntıdır.
20 Aralık 2009 Pazar
Popüler Kültür.
Popüler kültüre karşı koyuş. Toplum tüketimine karşı bir isyan. Belki de emperyalizma karşı bir duruş. Evet, olması gereken de bu belki. Fakat popüler kültürün bozulmuş olduğuna inanılıyorsa gerekli bu. İçi boş bir popülerlik sonucu hayatlara yerleşmiş, boş kültürü görebiliyorsak yapmalıyız bu duruşu. Şu an bu karşı duruşu sergileyenlerin bir kısmında şu havayı görüyorum. Bütün herkes A'yı seçmiş. Bence B daha güzel, bu nedenle A boktur. Böyle bir varsayım yapılamaz. Örnek vermek gerekirse, Hadise'nin şarkıları bence de boş. Ve onu dinlememek ile, karşı koyuşumu kendi açımdan koyuyorum. Onu dinleyenlere de, ne bulduğunu sorgulatarak bir bakıma mantık aramasına yardımcı oluyorum. Kalıcılık yok. Fakat popüler kültür tanımına bir bakmak lazım bu noktada.
Dünyada Beatles, Pink Floyd vs. fırtınaları esiyordu bir dönem. O zamanların popüler kültürü içerisine girmiyor muydu bu peki? Popüler kültür demek, halkın genel kesimi tarafından benimsenmiş bir oluşum demek ise pekala içerisine giriyordu bu gruplar. Fakat kalıcılık sağlamışlar ve belli bir disiplin oluşturmuşlardı kendi açılarından. Ve verdikleri mesajlar, halkın büyük bir kesmine hitap ediyordu aslında. O zamanki şartları düşünecek olursak ve hala da bu şartlar değişmemiş aslına bakılırsa. Her neyse. Şu anki Pop kültürüne bakıyoruz, tüketim üzerine. Yani sevgilimi koluma takarım, bebekte üç beş tur atarım. Gibi sözler açıkçası halkımızın sadece hayalleri üzerine olabilir gibi geliyor bana. Bu da güzel elbet, hayalleri oluşturması açısından. Ama tehlikeli. Halk, bunları görüyor ve içerisinden bir kısmı, aynada kendisine bakıp ondan ne eksiği olduğunu soruyor. Yanıt bulamıyor ve kısa yoldan, hiçbir çaba sarfetmeden, o lüks yaşama dahil olmak uğruna birtakım şeyler yapıyor. Dün Disko Kralı'nda Okan Bayülgen, muhtemelen konuğunun rahatsız olmaması için farklılığa vurdu ama Moğollar varken, aslına bakarsanız o da bunun farkındaydı. Tamam, hayatta eğlence de olacak fakat bu halkın eğlenebileceği şekilde olacak. Yetmiş milyonun binde kaçlık kesimi Dolce-Gabbana'dan alışveriş yapabilir ki? Önce bunu sorgulamak lazım. Uçmamak gerekli. Eğlenceyi, hayatımıza uygulayabileceğimiz bir şekilde yansıtmalı sanatçılar. İnsanlara ulaşamayacakları hayalleri sunarak değil, çünkü onlar toplumun önündeki kesim. Kendileri dahi tüketim üzerine kurdukları bir düzende ilerlerken, ülkemiz pekala üretmeden tüketen bir toplum olma yolunda hızla ilerler.
İşte karşı koyuş buna, bunu anlayabilirim. Ama A'yı seven tayfaya, A'nın gereksizliğini, içinin boşluğunu göstermeden; ben farklıyım demek için, evet sırf bu acizliği göstermek için, B'yi seçmek bana çok saçma geliyor. Ve en tehlikeli olan da bu aslında. B'yi seçenler karşı koyuşta bulunmuyor, ya da simgesel olarak bulunuyor. Sırf saf tutmak adına yapılmış bir eylem olarak gözüküyor bana. B'yi seçmek senin zevkin olabilir, popüler kültüre karşı olduğunu duyurabilirsin ama bunu kendi peşinden gittiğin şeyi popülaritize etmeyerek uygulamalısın. Sadece tüketmeye odaklı beyinleri bilinçlendirerek sağlarsın bunu.
Olaya sanatsal açıdan baktım, çünkü bir insanı etkilemenin en kolay yoludur sanat.
Bir şairin şiirinden, bir şarkıdan, bir resimden etkilendiğimiz kadar etkilendiğimiz bir şey var mıdır şu dünyada?
Dünyada Beatles, Pink Floyd vs. fırtınaları esiyordu bir dönem. O zamanların popüler kültürü içerisine girmiyor muydu bu peki? Popüler kültür demek, halkın genel kesimi tarafından benimsenmiş bir oluşum demek ise pekala içerisine giriyordu bu gruplar. Fakat kalıcılık sağlamışlar ve belli bir disiplin oluşturmuşlardı kendi açılarından. Ve verdikleri mesajlar, halkın büyük bir kesmine hitap ediyordu aslında. O zamanki şartları düşünecek olursak ve hala da bu şartlar değişmemiş aslına bakılırsa. Her neyse. Şu anki Pop kültürüne bakıyoruz, tüketim üzerine. Yani sevgilimi koluma takarım, bebekte üç beş tur atarım. Gibi sözler açıkçası halkımızın sadece hayalleri üzerine olabilir gibi geliyor bana. Bu da güzel elbet, hayalleri oluşturması açısından. Ama tehlikeli. Halk, bunları görüyor ve içerisinden bir kısmı, aynada kendisine bakıp ondan ne eksiği olduğunu soruyor. Yanıt bulamıyor ve kısa yoldan, hiçbir çaba sarfetmeden, o lüks yaşama dahil olmak uğruna birtakım şeyler yapıyor. Dün Disko Kralı'nda Okan Bayülgen, muhtemelen konuğunun rahatsız olmaması için farklılığa vurdu ama Moğollar varken, aslına bakarsanız o da bunun farkındaydı. Tamam, hayatta eğlence de olacak fakat bu halkın eğlenebileceği şekilde olacak. Yetmiş milyonun binde kaçlık kesimi Dolce-Gabbana'dan alışveriş yapabilir ki? Önce bunu sorgulamak lazım. Uçmamak gerekli. Eğlenceyi, hayatımıza uygulayabileceğimiz bir şekilde yansıtmalı sanatçılar. İnsanlara ulaşamayacakları hayalleri sunarak değil, çünkü onlar toplumun önündeki kesim. Kendileri dahi tüketim üzerine kurdukları bir düzende ilerlerken, ülkemiz pekala üretmeden tüketen bir toplum olma yolunda hızla ilerler.
İşte karşı koyuş buna, bunu anlayabilirim. Ama A'yı seven tayfaya, A'nın gereksizliğini, içinin boşluğunu göstermeden; ben farklıyım demek için, evet sırf bu acizliği göstermek için, B'yi seçmek bana çok saçma geliyor. Ve en tehlikeli olan da bu aslında. B'yi seçenler karşı koyuşta bulunmuyor, ya da simgesel olarak bulunuyor. Sırf saf tutmak adına yapılmış bir eylem olarak gözüküyor bana. B'yi seçmek senin zevkin olabilir, popüler kültüre karşı olduğunu duyurabilirsin ama bunu kendi peşinden gittiğin şeyi popülaritize etmeyerek uygulamalısın. Sadece tüketmeye odaklı beyinleri bilinçlendirerek sağlarsın bunu.
Olaya sanatsal açıdan baktım, çünkü bir insanı etkilemenin en kolay yoludur sanat.
Bir şairin şiirinden, bir şarkıdan, bir resimden etkilendiğimiz kadar etkilendiğimiz bir şey var mıdır şu dünyada?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)